Bir hatırlatma

Arapça ve Farsça lisanlarından birini bilip de Osmanlıca kavâidine tam vâkıf olamayanların umûmiyetle karıştırdıkları bir husûs olarak ehemmiyetine binâen tekrar edilmelidir ki, bu dillerin her birinin kendi gramer yapıları içinde, haliyle kendi usûllerine göre isim ve sıfat tamlamaları, kelime yapıları, sarf kaideleri varsa da Osmanlıca ne tam olarak Farsça, ne de hüve hüvesine Arapça değildir.

Her iki lisândan alınan gerek kelime ve gerekse terkîp (tamlama) usûlleri, kendi ana yapılarından tamâmen uzaklaşılmasa da, bize has diyebileceğimiz kaidelerle lisânımızda yerleşmiş, âdeta bir nevi Türkçeleşmiştir.

Nitekim bir kere alışmakla artık aslına bakılmaksızın öylece söylenegelen ve “zebânzed” olarak ta’bîr edilen meselâ, “dördüncü ve beşinci gün” ma’nâlarıyla Fârisî “çehârşenbe ve pençşenbe” kelimelerinin “çarşamba ve perşembe” olarak, “nerdubân” kelimesinin “merdiven” olarak veya Arapça “mihekk” kelimesinin “mihenk ve mehenk” olarak dilimizde yerleşmesi gibi halk diline yerleşmiş öyle kelimeler vardır ki asıllarından oldukça farklı okunup farklı yazılırlar.

Veya “din” kelimesi ile Arapça usulle yapılan terkîplerde, Osmanlıcada da esasen geçerli olan kaide, ile ilk kelimenin harekesinin ötre olması lâzım gelirken, böyle kelimelerin harekesi, bir başka semâî kaideyle üstün yapılarak meselâ, Nuruddin’e bedel, “Nureddin” denilmektedir.

Bir başka misâl olarak, Osmanlı’da büyük devlet binalarına “postahâne-i âmire” veya “tophâne-i âmire” denilirken, koca pây-i tahtta ne kadar insan biliyordu ki, “hâne” kelimesi Farsçadır ve bu lisanda müennes – müzekker ayrımı yoktur. Bu i’tibârla ilk kelimeler müennes olmadığına göre, bu binaların sıfatı da “âmire” olarak müennes gelmemeliydi. Görünüşteki bu çelişkiye Ahmed Cevdet Paşa, bu ta’bîrlerin mevsûflarının hazf edilerek asıllarının “ebniye-i tophâne-i âmire” olmak te’vîliyle, ilk kelimesi cemi’ olmakla müennes i’tibâr edileceğinden, sıfatının da buna tâbi’ olarak “âmire” geldiğini beyan ederek açıklık getirmektedir.

Nasılki Arapçada da meselâ, “Sübhanallah” tesbîhi, normalde kaideye göre müb­tedâ olmakla ilk kelimesi ötre olarak “Sübhânullâhi” gelmeliydi. Halbuki i’râbı, mef’ûl makamında üstün gelmektedir. Denilir ki, bu güzel kelâmın başında “ben tesbîh ediyorum” meâliyle “Üsebbihu” fiili mukadderdir ve “Allah’ın tenzîhini tesbîh ediyorum” ma’nâsıyla bu fiilin mef’ûlü olan “Sübhân” lafzı üstün olarak gelir.

Hâsılı, cumhurun bâhusûs nice ehl-i ilim ve erbâb-ı kalemin hüsn-i kabûlünün ifâdesi olan ve detayına inilebildiğinde lisan cihetiyle hoş nükteleri bulunan ve imlâ zevki noktasında ehlince latîf bir tercîhi ifade eden semâî bu husûsiyetler, elbette her lisan gibi Türkçede de vardır ve “Târihî Türkiye Türkçesi” nâmıyla bir yazı dili olan Osmanlıcada da en azından belli kaidelerin geçerli olduğu kıyâsî yapılar kadar medâr-ı nazardır.

Onun içindir ki kendi içinde tutarlı, belli esaslar çerçevesinde şekillenmiş bu kaideler ile, kaldı ki bazıları galat dahi olsa, “galat-ı meşhûr, lügat-ı sahîhten evlâdır” düstûru, Osmanlıca’nın bu iki lisânla mukayesesinde hiçbir zaman unutulmamalıdır.