7. Tamlamalar

7. Arapçada Tamlamalar

Hârika bir üslûb zenginliği, kısa ama muhtevâlı ma’nâ derinliği cihetiyle edebî bir zevk-i selîmin ifâdesi olarak Osmanlıcada çokça kullanılan tamlamalar, Farsça ve Arapça olmak üzere iki çeşittir. Farsça tamlamalar, Arapça tamlamalara nisbetle daha çok kullanılmıştır.

Osmanlıcadaki Arapça asıllı tamlamalar, lâm-ı ta’rîfli (ال) kelimelerle yapılır. Bu kelimelerdeki “lâm” harfinin okunması kendinden sonraki harfin kamerî veya şemsî oluşuna bağlıdır.

1. Kamerî harfler

Arapça isimler, kameri harflerden biri ile başlıyorsa (ا، ب، ج، ح، خ، ع، غ، ف، ق، ك م، و، ه، ي) lâm-ı ta’rîflerindeki “lâm” harfleri okunur. Bu harfler, akılda daha kolay kalması için şöyle kodlanmıştır:

Güneş (şems) çıktığında, ay (kamer) görünmediğinden, hurûf-ı şemsiye geldiğinde okunmayan “lâm” harfi bu ta’bîrle aya benzetilmiştir.

Misâller:

2. Şemsî harfler

Kamerî olanların dışındaki harflerin hepsi şemsî harf olup bir ismin bunlardan biriyle (ت، د، ذ، ر، ز، س،ش،ص،ض،ط، ظ، ل، ن) başlaması hâlinde artık lâm-ı ta’rîfindeki “lâm” harfi okunmaz ve o ismin ilk harfi şeddeli olur.

Misâller:

Bir ismin husûsî bir ma’nâ ile bir başka isme bağlanması, böylelikle diğerini ma’nâ cihetiyle tamamlaması suretiyle iki veya daha fazla ismin bir araya gelerek oluşturdukları yapıya denir.

“Beyt”, “herhangi bir ev” demek iken, “Beytullah” terkibinin, “Allah’ın evi” demek olduğu gibi.

İki ismin birbirine nisbet ve alâkası cihetiyle aralarında ayrılmaz bir bütünlük oluşan ve birinci kelimenin (tamlanan’ın) ikinci bir kelime (tamlayan) tarafından belirlenip tekmîl edildiği bu terkîplerde, bir şeyin, başka bir şeyin parçası olduğu veya başka bir şeye âid olduğu ya da başka bir şeyle tamamlandığı ifâde edilir.

Burada hemen belirtelim ki, kendi esasları içinde değerlendirilmesi icab eden Arapça ve Farsça gramer kaidelerinin, Osmanlıca imlâ kaideleriyle tıpatıp uygunluğu aranmamalıdır.

1. Osmanlıcada Arapça isim tamlamalarının husûsiyetleri

İsim tamlamalarının ma’nâsı verilirken, son kelimeden başa doğru bir sıra ta’kîp edilir. İlk kelimeye “tamlanan” (muzâf), ondan sonraki kelimelere ise “tamlayan” (muzâfun ileyh) ta’bîr olunur.

İsim tamlamalarında tamlanan; isim veya isim hükmündeki kelimelerden biri olabilecek iken, tamlayan ancak isim olabilir. İkinci kelimenin sıfat olduğu bir tamlama, hâliyle artık bir sıfat terkibi olur. Zira bir tamlamanın isim veya sıfat tamlaması olduğunu, ikinci kelimenin isim veya sıfat oluşu belirler.

Bu tamlamaların ilk kelimeleri (muzâf), “nekre” yani lâm-ı ta’rîfsiz olup, Arapça gramerinde harekesi cümle içindeki yerine göre muhtelif âmillerle değişebilirken, Osmanlıcada bazı istisnâlar dışında dâima ötre olur.

Bu ikili terkiplerin son kelimesi (muzâfun ileyhi) ise, her zaman “ma’rife” yani lâm-ı ta’rîfli ve harekesi esre olur. (Yani muzâf, muzâfun ileyhi cer eder, esre okutur.)

İkinci kelimenin (Mâlikü’l-mülk gibi) ilk kelimeye âit ve has olduğunu ifâde eden tamlamalara “izâfet-i lâmiye”, muzâfun ileyhin (azâbü’l-kabir gibi) yer veya zaman bildirdiği izâfet terkiplerine “izâfet-i zarfiye”, keza muzâfun ileyhin (ulemâü’s-sû gibi) muzâfın nev’ini bildirdiği terkiplere ise “izâfet-i beyâniye” ta’bîr edilir.

Osmanlıcada muzâfun ileyhi “dîn” kelimesi olan terkîplerde, muzâfın son harfinin harekesi üstün olarak klişeleşmiştir.

Nidâ harfi olan “yâ” hitâbından sonra gelen tamlamalarda, ilk kelimenin son harfinin harekesi üstün olur. Bu hallerde ( ( أبو، ذو، أخو gibi kelimelerin sonundaki “vav” harfleri “elif” harfine inkılâb eder.

 

Harf-i cerlerden sonra gelen muzâfların sonu da dâima esre olur.

Tamlanan ismin (muzâf) sonu tâ-i merbûta ile bitiyorsa Osmanlıcada bu kelimeler çoğu zaman “açık te” ile yazılırken, az da olsa “kapalı te” suretinde de gelebilir.

Son kelimenin son harfi tâ-i merbûta ise bu artık hâ-i resmiye ile yazılır.

2. Zarf veya harf-i cer ile yapılan tamlamalar

Tamlamanın ilk kelimesi “fevk, beyn, taht, ind” gibi mekân veya “ba’d, kabl” gibi zaman zarflarından biri ise ya da “hasb, min, ma’a, ni’me” gibi kelimelerden veya “ilâ, alâ, a’lâ, aksâ” gibi sonu elif-i maksûre ile biten belli kelimelerden biri ise son harflerinin harekesi üstün olur.

Bağlı bulunduğu kelimenin nasıllık ve niceliğini bildiren yani bir ismi, onun keyfiyet ve sureti, hâli, biçimi, yeri, miktarı, rengi, kusur ya da kemâlâtı gibi hâsılı muhtemel bütün sıfatları noktasında belirterek, onu az veya çok tanımlaması suretiyle yapılan ve bir isim ile en az bir sıfattan meydana gelen tamlamalara “sıfat tamlaması” denir.

“Esmâ”, “isimler” demek iken, “Esmâü’l-hüsnâ” ta’bîrinin, “güzel olan isimler” (Cenâb-ı Hakk’ın isimleri) demek olduğu gibi.

İsim tamlamalarındaki kelimeler arasında olan tamlanan – tamlayan münâsebetine bedel, sıfat tamlamalarında ilk kelimeye vasıflanan anlamında mevsûf, diğer kelimelere ise vasıflayan anlamında sıfat denir. Bu nevi’ terkiplerde kelimeler ikiden fazla da olabilir.

Sıfat tamlamalarında sıfat olarak, zamir ve alemlerden başka bütün isimler, yani; müştak (türemiş) isimlerden her zaman sıfat olan ism-i mensûb ile esasen birer müştak (türemiş) sıfat olan ism-i fâil, ism-i mef’ûl, sıfat-ı müşebbehe, mübâlağalı ism-i fâil ve ism-i tafdîl vezinleri kullanılır.

Meselâ böyle tamlamalar, cümle içinde kullanılış gayelerine ve tahsîslerine göre, “ikrâmü’l-latîf”, “latîf olan, hoş bir ikrâm” veya “zehrü’l-kâtil”, “öldürücü zehir” ma’nâlarıyla birer sıfat tamlaması olabileceği gibi, “Latîf bey’in ikrâmı” ya da “katilin zehri” anlamlarıyla birer isim tamlaması da olabilirler. Ancak “İkrâm-ı İlâhî” veya “Kudret-i İlâhiye” gibi ism-i mensûbla yapılanları, her zaman sıfat tamlaması olur.

Sıfat tamlamalarında, sıfat mevsûfuna tâbi’ olur. Yani mevsûf olan ilk kelime yapı i’tibâriyle keyfiyeten: (1) müzekker – (2) müennes olarak; kemiyeten: (3) müfred – (4) tesniye – (5) cemi’ olarak ne şekilde ise, bu beş husûsta sıfatın da aynı yapıda olması gerekir. Bir tamlamayı meydana getiren kelimeler arasındaki bu uyum mecburiyeti, sadece sıfat tamlamaları için geçerli olup isim tamlamalarında böyle bir yapı söz konusu değildir.

Arapça lisanında zincirleme (belirtili) isim tamlamalarının sadece son kelimeleri lâm-ı ta’rîfli (ma’rife) olurken, diğerleri lâm-ı ta’rîfsiz (nekre) yazılır. İlk kelimenin (muzâfın) son harekesi, cümle içindeki yerine göre değişmekle birlikte normalde ötre, diğer kelimelerin ise her zaman esredir.

Halbuki Osmanlıcada (Divânu Lügâti’t-Türk gibi) Arapça kaidelere muvâfık az sayıda zincirleme tamlamalar varsa da, daha ziyâde (ni’met-i Celîlullah gibi) kısmen Arapça kısmen Farsça esaslı ancak, Fârisî usûlün hâkim olduğu isim ve sıfat tamlamaları tercîh edilmiştir.

Zira Arapça esaslı tamlamalar sadece Arapça asıllı kelimelerle yapılabilir. Farsça terkiplerde ise her iki lisandan kelimeler de kullanılabilmektedir. Bu durumda Fârisî kelimelerle usulüne uygun olarak Arapça esaslı bir terkîp yapılamayacaktır. Halbuki Osmanlıcada Fârisî kelimeler de çoklukla kullanılmakta ve bunlarla artık Farsça tamlama usûlüne göre, tamamen Farsça veya tamamen Arapça ya da Farsça ve Arapça kelimelerle karışık terkipler yapılabilmektedir.

Keza Arapça dilinde tamlamaların lâm-ı ta’rîfsiz olan başlangıçları, Osmanlıcada daha ziyâde kullanılan Fârisî usûle benzemektedir. Ancak Farsçada da lâm-ı ta’rîf yoktur.

Bütün bu gerekçelerle zincirleme tamlamalar, içinde Fârisî kelime bulunma şartı da aranmadan, her iki lisanı kucaklayan müşterek bir yapı olması cihetiyle, bu dillerin kavaidinden tamamen de uzaklaşılmadan artık Osmanlıcaya has denilebilecek esaslara göre şekillenmiş ve yerleşmiştir.
Bu durumda her zaman lâm-ı ta’rîfsiz olan ilk kelimenin harekesi Fârisî terkip usûlüyle esre olurken, arkadaki Arapça esaslı olarak devam eden tamlamanın yapısı hiç bozulmadan korunur.

Yani zincirleme isim tamlamalarında (1) muzâf; nekre ve esre, (2) muzâfun ileyhin ilk kelimesi (ki aynı zamanda zincirleme tamlamanın ikinci kelimesidir) nekre ve ötre, (3) az da olsa üçten fazla kelimelerle de yapılabilecek bu tamlamalarda ortada başka kelimeler varsa bunlar artık nekre ve esre, olup, (4) Osmanlıcada sâkin kalarak harekesi okunmayan son kelime ise ma’rife olur.
Böylelikle muzâfın, muzâfun ileyhi esre okutması (cer etmesi) kaidesi bu durumda Arapçaya has kalıp Osmanlıcada Fârisî usûlle yapılan terkîplerde geçerli değildir.

Zincirleme sıfat tamlamaları da yapı cihetiyle isim tamlamaları gibi olup, yine (1) ilk kelime yani bu kez mevsûf; nekre ve esre, (2) ikinci (varsa üçüncü veya dördüncü) kelimeler (sıfatlar) nekre ve ötre, (3) son kelime ise ma’rife ve sâkin olur. Osmanlıcada sıfatın mevsûfuna ayrıca i’râb (harekeler) ve ma’rife-nekre konusunda da mutabakatı aranmaz.

Meselâ, Arapçada “Hâliku zü’l-celâl” (veya yerine göre mevsûfuna tâbiiyet mecbûriyetinden dolayı “Hâlikı zi’l-celâl”) denilen bir sıfat terkîbinde, bizim tek bir usulle “Hâlik-ı zü’l-celâl” dediğimiz gibi. Halbuki Arapça kaideler bütün bütün esas tutulsaydı sıfat olan “zü” kelimesi, mevsûfu olan “Hâlik-ı” kelimesinin esresine de tâbi’ olarak “zî” tarzında gelmeliydi. Osmanlıcada iştihâr eden yapı ise bu değildir.

Arapça lisanında lâm-ı ta’rîfsiz kelimelerle de yapılabilen tamlamalarda yapıya etki eden başka bir âmil yoksa, isim tamlamalarında son kelime, sıfat tamlamalarında ise bütün kelimeler tenvin almak zorundadır. Halbuki Arapçadaki bu yapı, Osmanlıcadaki Fârisî usûlle ve tenvinsiz olarak yapılan ve öyle yerleşen tamlamalardan oldukça farklıdır.

Meselâ, Osmanlıcada bir sıfat tamlaması olarak Arapça kaideyle “el-Alîmü’l-Hakîmü’l-Kerîm” veya “Alîmün Hakîmün Kerîm(ün)” yerine, Farsça tamlamada sadece “Alîm-i Hakîm-i Kerîm” denilir.

Şu halde Arapça usûle göre yapılan isim ve sıfat tamlamaları bir nevi’, Fârisî usûllü terkîplere bütünüyle muzâfun ileyh veya sıfat olurlar. Yani Arapça bir isim veya sıfat tamlaması olduğu gibi Fârisî isim veya sıfat terkîbinin ikinci kelime veya kelimeleri hükmünü alır.

Osmanlıcada kelimelerin son harekeleri (i’râbı), Arapçadaki gibi, meselâ fâil veya mef’ûliyete alâmet olarak ma’nâları üzerinde müessir olmadığından, harekelerdeki bu farklı okunuşlar umûmî maksada ve anlama esasen bir zarar vermemektedir.

Ancak, kelâmın selikasındaki bu ve buna benzer semâî mevzu’larda, cumhurun nazarında hüsn-i kabul görmüş bu nevi’ tercîh ve tahsîslerin, değil âlimlerin, medrese talebelerinin dahi iltifat gördüğü bir ilim ve irfân merkezi olan Osmanlı İmparatorluğu’nda nice ulemâ ve meşâyihın huzurunda şekillenmiş olduğu da gözlerden uzak tutulmamalıdır.

İsm-i fâil, ism-i mef’ûl, sıfat-ı müşebbehe veya mübâlağalı ism-i fâil cinsinden bir isme yapılan bu tamlamalar, esâsen gerçek birer tamlama sayılmayan birleşik sıfatlardır.

Osmanlıcada, Arapça kelimelerin yanısıra Farsça kelimeler de çoklukla kullanılmıştır. Husûsan Peygamber Efendimiz’in (sav) Arapça gibi Farsçayı da cennet lisanı olmakla müjdelemeleri hasebiyle, Osmanlı dünyasında Arapça ilim lisanı olurken, Farsça ise daha ziyâde edebiyat dili olarak edebî eserlerde temâyüz etmiştir. Bu vadide, Allah dostu büyük insan Hz. Mevlânâ’nın, unutulmaz İslâm klâsikleri arasında mümtaz bir mevkii bulunan Mesnevî-i Şerîf’i Farsça yazmalarının te’sîri de elbette gözardı edilemez.

Bilindiği üzere “pe, çe, je, ge” harfleri Arapçada olmamasına rağmen Farsçada vardır. Bu lisanda uzun okunan “vav” harfleri “o” sesiyle telaffuz edilirken, “ö ve ü” sesleri yoktur.

Kezâ Farsça kelimelerde, Arapçaya has olan “se, ha, zel, sad, dad, tı, zı, ayn, kaf” harfleri kullanılmaz. Bu harfler Farsçada, Arapçadaki sesiyle değil, Türkçede olduğu gibi normal olarak okunurken, “kaf” harfi kalın “g” sessiziyle telaffuz edilir.

Çekim esaslı bir dil olan Farsçada, ön ve bilhassa son eklerle bir çok yeni kelime yapılırken kelimelerde müzekker müennes ayrımı, ikili çokluk (tesniye) ve lâm-ı ta’rîf yoktur.

Pek çok Fârisî isim ve sıfatlar ile bazı edatlar Osmanlıcada sıklıkla kullanılırken, Farsça fiil ve masdarlar hemen hemen hiç kullanılmaz.