5. Keyfiyet

5. ARAPÇA KELİMELERDE KEYFİYET
(DİŞİLİK-ERKEKLİK)

Müzekker ve müennes

Arapça asıllı isimler, müzekker (erkek) ve müennes (dişi) olarak ikiye ayrılırlar. Müzekkerlik ve müenneslik; canlı varlıklarda hakiki, cansızlarda ise i’tibâridir.

Arapça isimler normal şartlarda, müzekker (ve müfred yani tekil) kabul edilir. Yani bir kelime, ya ma’nâ ya da yazılış cihetiyle müennes (veya birden fazla) olduğuna delâlet ve etki eden herhangi bir husûsiyet taşımıyorsa, müzekker (ve müfred)’dir. Müennes yapmak için, kelimenin sonuna, aslî harflerinden olmayan ve “alâmet-i te’nîs” ta’bîr edilen, müenneslik alâmetlerinden biri getirilir. Böyle sâbit ve kıyâsa dayalı bir kaideyle müennes yapılan kelimelere “müennes-i kıyâsî” denilir.

Yuvarlak “te” (tâ-i merbûta, tâ-i te’nîs)   |   ة

İsm-i fâil ve mef’ûl, (ef’al vezni hâriç) sıfat-ı müşebbehe ve ism-i mensûb müennesleri böyle gelir.

Arapçada üzerinde durulduğunda “he”, geçildiğinde “te” sesiyle okunarak “kapalı te” suretinde yazılan bu harfler, Osmanlıcada kelimenin yerleşmiş olan şekline göre sadece “he” (hâ-i resmiye ”ه“ ) veya “açık te” (tâ-i mebsûta “ت” ) şeklinde yazılmaktadır.

Fakat “tâ-i merbûta” ile yazılan kelimelerin evveline lâm-ı ta’rîf veya sonuna tenvin getirildiğinde bizde de “kapalı te” olarak yazılırlar. Hatta bu tip kelimeler Arapça esaslı tamlamaların ilk ismi (muzâf) olduklarında lâm-ı ta’rîfli olmadıkları halde, az da olsa yine de böyle yazılabilmektedirler.

Dikkat: “Beyt, isbât, sükût, vakit, zât, mevt” gibi Arapça kelimelerde aslî harflerden olarak sonda gelen “te” harflerinin, keza, “hâne, perde, çare, yegâne, nümûne, köşe” gibi Farsça asıllı kelimelerin sonundaki hâ-i resmiye’lerin müenneslik alâmeti olmadığına dikkat edilmelidir.

Tâ-i merbûtanın bu bahiste mezkûr aslî müenneslik vazifesinden başka, o kelimeye mensûbu bulunduğu veznin efrâdı içinde husûsî bir nükte, bir nüans, has bir ma’nâ yükleme fonksiyonu da vardır (garîb, “batan gurub eden” / garîbe, işitilmemiş, görülmemiş, hayret edilecek şey veya durum; câmi’, ”cami, toplayan, bir araya getiren” / câmi’a, “ortak yönleri veya işleri bulunan kimselerin meydana getirdiği insan topluluğu” gibi). Hatta bu farklılığa binâendir ki, garîb’in cem’i “gurabâ”, garîbe’nin cem’i ise “garâib” olarak gelir.

Yine tâ-i merbûta,

“Mef’al” veznindeki ism-i mekânların sonuna (matbaa gibi) “tâ-i kesret” olarak gelerek o fiilin o mekânda çoklukla yapıldığına işaret eder.

Keza mübâlağalı ism-i fâillerden fa’’âl vezni Cenâb-ı Hakk’ın sıfatı olduğunda, mahlûkat hakkındaki aynı kelimenin sonunda (Allâm/allâme gibi) gelerek “tâ-i mübâlağa” olur.

Veya bazı ism-i cemi’lerin müfredine delâlet etmek üzere kelime sonlarında (varak/varaka gibi) “tâ-i vahde” namını alır.

Bazen (devr’den “idâre” gibi) hazf edilen yani kaldırılan illetli harfe bedel olarak gelir.

Ya da (Türkî/Türkiye gibi) bazı ism-i mensûbların cemi’sini yapmakta kullanılır.

Kısa elif (elif-i maksûre)    |    ي

İsm-i tafdîllerin müennesleri ile “şûrâ (شوري), da’vâ (دعوي)” gibi çok az sayıdaki bazı kelimeler bu şekilde gelir.

Aslında “ye” harfi ile yazılan “elif-i maksûreler”, zâid harf değil de, kelimenin aslî harflerinden biri (elif-i asliye) olur ve illetli aslî harfin yerine vezin icabı gelirse artık (elif-i te’nîs) müenneslik alâmeti sayılmazlar.

Bu harfler müenneslik alâmeti olsun veya olmasın Osmanlıcada çoğu zaman kolaylığına binâen ve bilhassa (da’vâsı gibi) Türkçe ek aldıklarında “çubuk elif” suretinde yazılırlar. Nitekim “muktezî” ile aynı vezindeki “muktezâ” kelimesindeki “ye” harfinin böylelikle “elif” ile yazılmasının, bu iki veznin okumadaki karışıklığını önleme gibi faydası da vardır ve böyle yazım daha hoş karşılanır.

Uzun elif (elif-i memdûde)    |    ا

Renk bildiren “ef’al” veznindeki sıfat-ı müşebbehelerin müennesleri böyle yazılır.

Belli müennes vezinleri dışında bu alâmetle müennes olan kelimeler çok az olup, bazı cemi’ vezinleri gibi husûsî isimlerin sonunda vezin icabı gelen elif-i memdûdeler müenneslik alâmeti değildir.

Müenneslik alâmeti olsun veya olmasın, uzun eliflerin Arapça asıllarında muhakkak gelen hemzeleri Osmanlıcada terk edilir. Ancak bu hemzeler, Arapça usûlle (lâm-ı ta’rîfli) yapılan tamlamalarda (livâü’l-hamd gibi) tekrar ortaya çıkarlar ve muhakkak yazılırlar.

Fârisî usûlle yapılan tamlamalarda ise, ya çok az da olsa (ulemâ-i âmilîn’de olduğu üzere) hemze-i izâfet olarak geri gelir veya tamamen terkedilerek -ki Osmanlıca imlâda daha ziyâde bu yazım tercih edilir- artık yerine izâfet yâ’sı getirilir. (ulemâ-yı âmilîn gibi)

(Bu mevzu’da daha geniş ma’lûmât için, tamlamalar bölümüne bakınız.)

Hakîkî müennes

Hakikatte dişi olan varlıklara delâlet eden kelimelerdir. Bu tip kelimeleri hakîkî müennes kabul etmek için sonlarında müenneslik alâmetinin bulunup bulunmaması mühim değildir.

Lafzî müennes

Müenneslik alâmetlerinden birini taşıyan, ama hakiki bir dişilik ma’nâsına delâlet etmeyen müzekker isimlerdir.

Semaî müennes (ma’nevî veya i’tibârî müennes)

Şekil ve mahiyetçe müennes olmadıkları halde Arapça grameri cihetiyle müennes sayılan kelimelerdir.

“Nefs ve cehennem” gibi bazı kelimeler ise aslına muvâfık olarak Osmanlıcada da müennes i’tibâr edilir ve tamlamalarda ardından gelen kelimeler kaideye uygun olarak müennes yazılır. “Nefs-i emmâre, cehennem-i suğrâ” gibi.

Husûsî bazı isimler

a) Akıl sahibi olmayan çoğul isimler

Akıl sahibi olmayan cemiler, hem müennes hem de müfred kabul edilirler.

Tekrar belirtilmelidir ki, bu husûs bilhassa sıfat tamlamalarında, sıfatın mevsûfuna tâbiiyeti noktasında oldukça önemlidir. Bu kelimeler müennes ve müfred i’tibâr edildiklerinden, sıfatları da müennes ve müfred olarak gelir.

“Erkân-ı hamse (اَرْكَانِ خَمْسَه), kütüb-i münzele (كُتُبِ مُنْزَلَه), nüfûs-ı seb’a (نُفُوسِ سَبْعَه), vezâif-i mühimme
(وَظَائِفِ مُهِمَّه) gibi misâllerdeki ilk kelimelerin akıl sahibi olmayan mükesser cemi’ (kırık çoğul) olmakla müennes ve müfred, arkadan gelen sıfatlarının da bunlara tâbi’ olarak müennes ve müfred geldiklerine dikkat ediniz.

Not: Bu mevzu’da daha geniş bilgi için “tamlamalar” bahsine bakınız.

b) Ülke, şehir ve kabile isimleri

c) Çift uzuvların isimleri

d) Harf isimleri

e) Masdarlar

Bir iş ya da oluşu, şahsa ve zamana bağlı olmadan ifâde eden isimler olması cihetiyle, esasen gerçek şahıslara âit birer sıfat olan müzekker ve müenneslik kavramlarının, masdarlar hakkında hakîkî olarak kullanımı söz konusu değildir.

Ancak Arapça grameri cihetiyle yine de bir tasnîf gerektiğinden ve haliyle bir şahsa nisbeti olmayan masdarlara böylelikle akıl izâfe edilemediğinden, cemi’leri müennes i’tibâr edilerek, cem‘-i müennes-i sâlim suretinde çoğul yapılır.

Masdarların müfred olarak kullanımında ve bilhassa terkiplerde, sonunda müenneslik alâmetlerinden biri bulunanlar müennes i’tibâr olunurken, diğerleri müzekker kabul edilir.

Müennes kabul edilen bu masdarların sonu daha çok tâ-i merbûta olarak; (kudret, mukavemet, rubûbiyet-i mutlaka gibi) “açık te” ile ya da (tevbe, idâre, muhâkeme-i akliye gibi) “hâ-i resmiye” ile biter.